#Satırarasıbuluşmalarında temmuz ayında , Don Kişotçuluğu konuştuk.
Aslında bir roman kahramanını değil, kendimizi...
İlk bakışta Don Kişotçuluk, boşuna verilen bir mücadele gibi görünüyor. Kimsenin inanmadığı bir şeye inanmak, olmayacak bir şey için yola çıkmak, sonunda yenileceğini bile bile yel değirmenlerine doğru at sürmek... Hayatın en büyük yanılgılarından biri, her mücadelenin kazanmak için verildiğini sanmak olabilir. Çünkü bazı mücadeleler sonuç için değil, insanın kendisiyle ve yaşamla kurduğu ilişki içindir.
Elbette bazen Don Kişot oluyoruz. Kariyer basamaklarında biraz daha yükseğe çıkarsak tamamlanacağımızı sanıyoruz. Daha çok beğenilirsek, daha çok görünürsek, daha çok başarı biriktirirsek eksik taraflarımızın susacağını düşünüyoruz. Sonlu bir hayatın içine sonsuzluk sığdırmaya çalışıyoruz. Jim Carrey'nin Golden Globe konuşmasını hatırlayanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Yıllarca peşinden koştuğu başarıya ulaştığında bile insanın içindeki boşluğun dolmadığını anlatıyordu. Sanırım bu, başka bir yazının konusu olacak.
Ama sohbet bizi başka bir yere de götürdü. Acaba her Don Kişotluk beyhude midir?
Adaletin olmadığı bir yerde adaleti savunmak... Herkes vazgeçmişken doğru bildiğinin arkasında durmak... Çaresiz bir hastalığın karşısında, sonucu değiştiremeyeceğini bilsen bile sevdiğin insana kalkan olmaya çalışmak... Bunlar da bir bakıma kazanılması zor mücadeleler. Yine de vazgeçmiyoruz. Çünkü bazen mesele kazanmak değildir. Mesele, sonunda dönüp kendine baktığında "Elimden geleni yaptım." diyebilmektir. Belki de onurlu bir hayat biraz buradan doğuyor.
Her şeyi hesaplayarak, her adımı garantiye alarak, yalnızca kazanacağımız savaşları seçerek yaşarsak güvenli bir hayat kurabiliriz. Ama emin değilim; iyi bir hikâye kurabilir miyiz? Belki de insana biraz dengesizlik yakışıyor. Biraz inat. Biraz cesaret... Biraz da herkesin "Olmaz." dediği yerde, sonucu garanti olmadığı hâlde adım atabilmek.
Belki Don Kişotçuluk tam da burada yeniden anlam değiştiriyor. Bazen gerçeklerden kaçmak oluyor. Bazen de gerçeği bütün açıklığıyla görmesine rağmen yine de elinden gelenin en iyisini yapmayı seçmek... Sanırım ikincisi, yenilgiyi göze almış bir umuttan çok, insan olmanın kendisine benziyor. Belki de mesele Don Kişot olmak ya da olmamak değil. Hangi yel değirmenine doğru at sürdüğümüz...
Umut, umut, umut yok mu? Umut insanda diyen Nazım Hikmet Don Kişot’u da şiiriyle selamlamış yıllar önce, Bursa Cezaevinden. Uzatmadan yazının finalini büyük ustaya bırakayım …
Don Kişot
Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına
bir Temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının:
Önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun ve kahraman Rosinant'ı.
Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yel değirmenleriyle dövüşülecek.
Haklısın, elbette senin Dulsinya'ndır dünyanın en güzel kadını,
elbette sen haykıracaksın bunu
bezirganların suratına,
ve alaşağı edecekler seni
bir temiz pataklayacaklar seni.
Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dulsinya bir kat daha güzelleşecek.
#hayatadair #DonKişotçuluk #AnlamArayışı #İnsanOlmak
Her ay sevgili Banu Parlar ile gerçekleştirdiğimiz #SatırArasıBuluşmaları'nda bu kez bir romanı değil, bir kavramı konuştuk: Don Kişotçuluk.
Kavram günlük konuşmalarda ortak bir anlama sahip aslında. Boşa verilen mücadeleler, yel değirmenleriyle savaşmak, olmayacak bir şeyin peşinden gitmek... Ama elbette satırarası buluşmaları sohbetleri ilerledikçe konu çok çeşitli, derinlikli mecralara uzandı. Bazen bizi gerçeklikten uzaklaştıran bir yanılsama, bazen de sonucu garanti olmasa bile insanı kendine sadık kalmaya çağıran bir cesaret...
O akşam vardığımız ortak bir sonuç olmadı. Ama birlikte düşünmeye değer pek çok soru birikti. Belki de bu yazı, o soruların izini sürme çabası...
